|
HAFIZ HALİL NECATİ EFENDİ:
"VERESİYE DEFTERİNİ HALİÇ'E ATTIM"
Coşkun Yılmaz
Soru: Efendim doğum tarihinizi
öğrenebilir miyiz?
Cevap: 1322 (1906) yılında doğmuşum.
Soru: Doğum yeriniz hakkında bilgi verir
misiniz?
Cevap: Çanakkale'nin Ayvacık Kazası'nın
Ahmetçe Köyü'nde doğdum. Köyümüzün
insanları, birbirlerine saygılı
insanlardı. O zamanlar okul pek yaygın
olmadığından cahildiler, ama dürüst
insanlardı, hakka hukuka riayet
ederlerdi. Hiç hırsızlık olmazdı.
Uygunsuzluk, ayyaşlık yoktu. Cuma günü
köyün pazarıydı. Herkes satılacak malını
getirir, caminin önüne koyar giderdi.
Hiçbir zarar olmazdı. İnsanlar
birbirlerine sevip sayarlardı,
güvensizlik yoktu.
Soru: Babanızın işi neydi?
Cevap: Babam ilmiyyedendi. Fatih
Medreseleri'nde, amcam Molla Mustafa'yla
tahsil yapmışlar. Fatih Medreseleri'ne
kıble tarafından girince "Baş Kurşunlu
Medresesi" denilen yerde, üçüncü odada 9
sene kalmışlar. Sonra seferberlikte
askere gittiler. Ulum-u diniyye'den
mücazdılar. Küçük amcamız, seferberlik
çıkınca icazet alamadan askere alınmış.
Üçü de Çanakkale Harbi'ne iştirak
ettiler.
Soru: Babanız kaç kardeşti?
Cevap: Üç kardeştiler.
Soru: Üçü de cepheden dönemediler mi?
Cevap: Evet, üç kardeşin üçü de savaşta
şehit oldular. Molla Mustafa Amcam
Gazze'de şehid olmuş. Siperden çıkıp
silah elindeyken alnından vurulmuş.
Küçük amcam da kayıp. En son Silifke'den
haberi gelmişti. Babam seferberlikte
"mekkare" (ulaştırmacı) imiş. Sağ el
orta parmağında hafif bir sakatlık
olduğu için gayri müselleh idi. Vefatı
askerde oldu. Çanakkale'de bulundu.
Sarıkamış'tan mektubu gelirdi. Çok güzel
yazısı vardı, muhafaza edemedik. Nerede
vefat ettiğini bilemiyoruz.
Soru: Kaç kardeşsiniz?
Cevap: Üç kardeştik. Bir ablam vardı,
bir de küçük kız kardeşim. Onlar benden
evvel vefat ettiler. Birisinin adı Ümmü,
diğerinin de Fevziye'ydi.
Soru: Efendim, sizin 'Sülale-i Tàhire'ye
(Hz. Peygamber'in ailesine)
mensubiyetiniz nereden geliyor?
Cevap: Babaannemden geliyor, babaannemin
baba tarafından. Onlar Buhara'dan
gelmişler. Ancak bunu kendisine
soramadık, Ayşe Halamız vardı, o
anlattı. Ayşe Halamız çok sâfi idi,
olgun bir insandı. Tanıdıklar cephede
şehid oldukça, o -daha bir yerden
işitilmeden- haber verirdi. Halamın
evliya olması ihtimali çok kuvvetliydi.
Ayşe Halam'ın -babamın da- annesi, Dudi
Ninem de mükemmel bir fıkıh hocasıydı.
Soru: İsminizi kim verdi?
Cevap: İsmimi babam ve dedem verdi.
Dedem, babasının adı "Halil" olduğu
için, "Halil olsun" demiş. Babam da
"Necati" adını istediğinden ve iki
isteği de birbirinden ayırmayıp yerine
getirmek için adımı "Halil Necati"
olarak belirlemişler. Dedemle babamın
müşterek karan ile adım konulmuş.
Soru: Efendim, annenizden bahseder
misiniz?
Cevap: Annem çok iyi bir insandı.
Rikkatli, merhametli, çalışkan bir
insandı. Ölünceye kadar beraberdik.
Dedem, üç gelini içerisinde annemi öz
evladı gibi severdi. Annem de onlara
annesi, babası gibi hürmet ederdi.
Hizmetlerini yerine getirmeye büyük
gayret sarfederdi. 1950'lere kadar
yaşadı. Tarihini not etmemişim, vefat
ettiğinde yıl 1953'tü. Yeni memurdum,
annem köyümüzde vefat etmişti, izin
alamadığımdan cenazesine gidemedim.
Soru: Babanızın vefatından sonra sizi
kim himaye etti?
Cevap: Dedem Molla Abdullah baktı bize.
Dedem de çok iyi bir insandı. Dindar,
gayret-i diniyye sahibi, hamiyetperver,
iyilikperver bir insandı. Babamın
şehadetinden sonra hamimiz dedemdi. Beni
okutan, okula gönderen, ilim tahsilime
gayret eden de kendisiydi. Arpayı,
buğdayı, Bayramiç Kazası'nın köylerinden
temin edip getiren oydu. 1928 senesine
kadar beraberdik, o sene vefat etti. Ben
o zaman 22 yaşındaydım.
Soru: Aileniz Gümüşhanevi Hazretleri'yle
nasıl tanışmışlar?
Cevap: Dedem Süleymaniye'de bir müddet
mollalık etmiş. Mollalık ettiği
zamanlarda Gümüşhaneli Hacı Ahmed Efendi
Hazretleri orada vazife yapıyorlarmış,
postta imişler. Dedem ona intisab etmiş,
sonra mollalığım devam ettirememiş, köye
dönmüş. Köye döndükten sonra babamlar
yetişmiş, Gümüşhanevi Hazretleri henüz
postta iken birisi vasıtasıyla Fatih
Başkurşunlu Medreseleri'ne babamları, üç
kardeşi götürmüşler. Babamlar icazetini
alamamış, icazet alıncaya kadar, dokuz
sene müddetle orada kalmışlar.
Tahsillerini bitirdiklerinde tabii
seferberlik olmuş, askere çağrılmışlar.
Soru: Dedenizi ya da babanızı
Gümüşhanevî Hazretleri'nin evlatlık
edinmek istediğini duymuştuk...
Cevap: Evet, büyükbabam Molla Abdullah
hizmette gayretli, çok çalışkan bir
insandı. Halini, huyunu, gayretini
sevdiği için iltifat olarak ayrıca
"Evladım ol" diye buyurmuşlar Hacı Ahmed
Efendi Hazretleri.
Soru: Gümüşhaneli Dergâhı'na intisabınız
nasıl oldu?
Cevap: İntisabım da şöyle olmuştu: Hasan
Hilmi Hazretleri'nin zamanında tahsilini
yapmış, Bayramiç Kazası'nın Çırpılar
Köyü'nden Hacı Ali Efendi vardı; Hasan
Hilmi Hazretlerine intisab etmiş, iki
defa da halvete girmiş. Tahsilini
bitirdikten sonra köyüne dönmüş,
-Çırpılar köyü Kazdağı'nın hemen
eteğinde yer alan 80 hanelik bir köy-
malî durumları iyi imiş. Muhitinin
yardımlarıyla da köyünde 23 odalı bir
medrese yapmış. O zamanın usulü
dairesinde izin aldıktan sonra resmen
orada faaliyete geçmiş ve yüzlerce
talebe yetiştirmiş. İlk intisabım
1928'de ona oldu. Elhamdülillah o
zamandan beri de bu yolun içindeyiz.
Soru: Çırpılarlı Ali Efendi'yle nasıl
tanıştınız?
Cevap: Dedem, Çanakkale'de şehit olan
babamlardan beklediği hizmeti göremediği
için beni oraya okumaya götürdü. İki
sene kadar orada kaldık. Tevhid-i
Tedrisat Kanunu çıkarıldıktan sonra
medreseler kapatıldı, biz de oradan
ayrıldık.
Soru: Kendilerine talebe olduğunuzda kaç
yaşınızdaydınız?
Cevap: On yedi yaşımdaydım.
Soru: Çırpılarlı Ali Efendi'yi anlatır
mısınız?
Cevap: Çok mükemmel, çok sevimli bir
insandı. Mum gibi bir yüzü vardı. Melek
gibiydi. Uzunca boylu, zayıf yüzlüydü.
Allah'ın evliyasından olduğu açık seçik
meydandaydı. Askerden Edremit'e geldi,
Dereli Köyü'ne gittik. İhvandan üç
kişinin olduğu bir evde bana dersi
kendisi teklif etti. "Efendim yapabilir
miyiz acaba?" dedim. "Sizin bizim
yanımızda kıymetiniz altın külçesinden
fazladır" diye iltifat etti...
Soru: Medresesi duruyor mu?
Cevap: Hayır. Yıkıldı, yıkmışlar. Yerini
de devlete vermişler. Bu sene bir anma
merasimi yaptık. Es-'ad, yeni yer
bularak Ali Efen-di'nin medresesini ihya
etmek istiyor.
Soru: Medrese kapandıktan sonra ne
yaptınız?
Cevap: Köyde kendi işlerimizle uğraştık.
Mahsulümüz zeytindi. Yapılması gereken
işler bunlardı. Zeytin üreticiliği
diyebiliriz. Lazım gelen hizmetleri
devamlı yapardık.
Soru: Hafızlığa kaç yaşında başladınız?
Cevap: 9 yaşında hafızlığa başladım. 25
yılda hafızlığımı tamamladım. Hocamız
Çankırılı Mustafa Efendi'ydi. Aslen
Çankırılı ancak tahsilini İstanbul'da
yapmış. Köyde, çocuğu olmayan bir kadın
bunu evlatlık edinmiş. Sonra da köyün
hocası olmuş. Ben de hıfzımı onda
tamamladım. Aynca ibtidaî, gayri resmî
okullar vardı. Tahsilim orada oldu.
İlkokula muadildi.
Soru: Efendim, sizin evliliğiniz nasıl
oldu, geriye dönüp baktığınızda hayat
arkadaşınızla ilgili neler
hissediyorsunuz?
Cevap: 1928 senesinde, 22 yaşında
evlendim. Allah kendisinden razı olsun.
Hep rahmetle anıyorum. Biz nişan
yaptığımızda, Şadiye Hanımefendi'nin
yaşı küçüktü, üç sene nikahlı kaldıktan
sonra cemiyet yapabildik. Çok muhterem,
gün görmüş, zeki, sevilen ve sayılan bir
insanın kerimesidir. Kayınpederim Ahmet
Çavuş ağabey olarak, kardeş olarak,
kardeşlerinin hepsini iş sahibi yapmış,
kendi işlerine ortak etmiş çok mahir, iş
bilen, iyilikperver, herkesin yardımına
koşan, sevilen, sayılan, köyün önde
gelen bir şahsiyetiydi. Kerimesi, Şadiye
Hanımefendi'yi de terbiye-i İslamiyye
üzene yetiştirmişti. Dindar bir
hanımefendiydi. Evini, çocuklarını çok
severdi. İyilikperver, yardımsever,
herkesin yardımına koşan bir yapısı
vardı. Komşuluk hukukuna riayet ederdi.
Komşuları da ondan çok memnundular.
Gönül yıkmamaya gayret ederdi. İçli,
hisli bir insandı. Gıybeti hiç sevmezdi.
Birisi gıybet edince, "Aman evladım,
aman kardeşim, boş ver, günaha girme"
diye ikaz ederdi. Hatta o şahıs gıybete
devam ederse oradan kalkar giderdi. Adab-ı
İslamiyye sahibiydi. Çocuklarımızı da bu
terbiye üzerine yetiştirdi. Onların
üzerine titrer, ibadetlerini en iyi
şekilde yapmalarına gayret ederdi. Çok
mahir, ev idaresini bilen, geçim sahibi
bir hanımefendiydi. Çok sıkıntılı günler
yaşadık. O sıkıntılı günlerimde beni hiç
yalnız bırakmadı, hep destekledi,
tevekkülle hareket edip evi çekip
çevirdi. 7 Ağustos 1964 günü rahmet-i
Rahman'a kavuştu. Allah gani gani rahmet
eylesin.
Soru: Kaç çocuğunuz var?
Cevap: Yedi çocuğum var. Birisi '64
senesinde vefat etti. Mithat'ın daha
küçüğü Mustafa Enver oğlumuz (üçüncü
idi) hastalandı ve vefat etti.
Soru: Hocamız kaçıncı evladınız,
Çanakkale'de mi doğdular?
Cevap: Es'ad, benim dördüncü evladım
olur. Çanakkale'de, köyde doğdu. Dört
yaşında iken İstanbul'a geldik.
Soru: Geliş sebebiniz neydi?
Cevap: Çocukları okutmak için geldik.
Köyde üç sınıflı okul vardı.
Arnavut Cemal Efendi diye bir öğretmen
vardı. Namaz kılan memurlar ibadetlerini
gizlice yaparken, ihtiyat
gösterirlerken, o namazını açıktan
kılardı. Mehmet Kazım için "Bunun kadar
zeki çocuğa tesadüf etmedim, bunu okut"
dedi. Diğerlerini de mahrum etmemek
için, İstanbul'dan ortak iş teklifi
alınca kalkıp geldik. Yedi çocuklarımın
beş tanesi erkekti. Onları okutmak
niyetiyle İstanbul'a geldik.
Soru: İstanbul'da hangi işlerle
uğraştınız?
Cevap: İlk iş olarak ticareti seçmiştim.
Ticarette başarılı olamadım, daha sonra
memur oldum.
Soru: Başarılı olamayışınızın sebebi
nedir?
Cevap:Sermayeyi kaptırdım. Alacağımı,
veresiye verdiğim yerlerden tahsil
edemedim. Müslüman gördüğüm, hüsn-ü zan
ettiğim insanlardan verdiklerimi
alamadım. Hem parayı hem de müşterileri
kaybettim. Rum tezgahtarımız vardı, bir
kısmını da o aldı gitti. Parayı sakladı,
fakat, yemek nasip olmadan gırtlak
kanserinden öldü. Veresiye defterini de
Haliç'e attım, kafama takılmasın diye
Soru: Bu durum karşısında siz ne
yaptınız?
Cevap: Bu durum karşısında çok sıkıntı
çektim. Çok üzüldüm. Sermayeyi
kurtaramadık, çocuklar okuyacak. Epeyce
sıkıntılı günler yaşadık. Bu günlerde
Hüseyin Karagöz, bir gün yine böyle acı
acı düşünürken, dedi ki: "Necati, ben bu
sıkıntıların sebebini buldum. Biz ulum-u
diniyye tahsil ettik, Allah'ın dinini
anlatalım diye. Sen hafızsın, ben
hocayım, biz tutmuş ticaretle
uğraşıyoruz, alacak-verecek hesabı
yapıyoruz. Biz bu işi bırakıp asıl
işimizi yapalım, bu işlerle uğraşmayalım
artık, dine hizmet edecek mesleğimize
dönelim" dedi. Ben de zaten, veresiye
defterimi Haliç'e atmıştım. Allah rahmet
eylesin, o İmam-Hatip Liselerinde
öğretmenlik, Gülsuyu Camii'nde imamlık
yaptı. Her sahada bilgisi vardı. Maddi
yardımları oldu, gönül yardımları oldu.
Olgun insandı. İlk Kur'an alfabesini
yazan oydu. Beni çeşitli sıkıntılardan
korudu. İmamlığa intisabına sebep,
işinin bozulmasıydı.
Soru: Siz ne yaptmız?
Cevap: İşimizin bozulması Aziz Efendi
merhuma devama başladığımız zamana denk
gelmişti. O sıralarda, Fatih Müftülüğü
-Müftülük kurulduktan sonra ilk olarak o
muhitlerde boş olan yerlere tayin
yapılacaktı- imtihan yapıyordu. Aziz
Efendi Hazretleri'ne sordum, "Ne
yapalım?" O da, "Çalış da hizmete
girersin, cami hizmetlerinde bulunursun"
dedi. Bunun üzerine hazırlandım,
müracaat ettim. Yapılan imtihanda 110
kişi arasından birinci olmuşum. Bu sonuç
üzerine, ifadelerim düzgün olduğundan,
bana, "Burada 125 kuruş maaşlı bir
Kur'an Kursu kadrosu var, seni, tayinini
oraya yaparak, Müftülük'te çalıştırsak
olur mu?" dedi, Ben de Abdülaziz Efendi
Hocamız'a sordum O da "Münasiptir" dedi.
Biz de kabul ettik. Böylece Fatih
Müftülüğü'nde göreve başladım. 19 sene
devam ettikten sonra emekli oldum.
Soru: Abdülaziz Efendi'ye ne zaman
intisab etmiştiniz?
Cevap: 1952 senesinde intisab ettim. Ona
komşu olan Rıza Dedeoğlu vardı. Sonradan
Karayolları Birinci Bölge Müdürü olan
Rıdvan Dedeoğlu'nun babasıydı. Onunla,
ticaretle meşgul olurken tanışmıştık.
Tasavvufa ilgim olduğunu anlayınca, beni
Aziz Efendi'ye götürdü. Orada tanıştık.
Bizzat evine gittiğimiz zaman tanıdık.
Onu çok sevdim, çok gönlüm bağlandı.
Daha sonra bütün boş zamanlarımı oraya
giderek değerlendirdim.
Soru: Efendim Abdülaziz Efendi
hazretleri hakkında bize biraz daha
bilgi verir misiniz?
Cevap: Aziz Efendi'nin, Mehmed Zahid
Kotku Hocamız'la çok samimi dostlukları
varmış. Mektebe beraber devam etmişler,
iki defa halvete beraber girmişler ve
dervişlik devreleri beraber geçmiş.
Orada, Mustafa Fevzi Efendi (Tekirdağlı)
onların hocası imiş. O sıralar Zahid
Hocamız zayıf bünyeli imiş ama aynı
zamanda çok ibadete düşkün bir
kimseymiş. Kendilerini kıskandıracak
kadar onu çok severlermiş. Aziz Efendi,
kendisi hakkında hal ve meziyetlerinden
bahsederken, "Evliya nümunesiydi"
derlerdi. Aziz Efendi Hazretleri, bazı
kereler tüyleri ürperten bakışlı, ciddi
tavırlı görünürdü. Fakat, buna mukabil,
misafirlerine ve ziyaretçilerine latif
ve çok tatlı olurdu. Münazara edası
içerisinde, sohbet vesilesi
konuşmalardan çok memnun olurdu.
Evlerindeki konuşmalar, gecenin geç
saatlerine kadar devam ederdi. Evde
abdest alıp yatmaya zaman kalmadan sabah
namazı için camiye döndüğümüz zamanlar
olurdu.
Yalnız olarak yemek yediği, her halde,
görülmemiştir. Sofra arkadaşı olan
bizleri, kardeş, evlat kabul ettiği
için, seviyemize iner, kendi
kaşıklarıyla ikram iltifatında
bulunurlardı. Dünyaya, dünyalıklara
"soğan kabuğu kadar" değer vermezdi.
Evinde, elinde olanı sabaha bırakmazdı.
Bildiğimiz kadarıyla sıkıntılı bir
hayatın içindeydi. Fakat çile ve mihneti
zevk kabul ettiğinden durumunu
hissettirmezdi. Hep, mesrur görünürdü.
Ailece aç kaldığı, aç yattığı zamanlar
olurdu. Yaz-kış giyiminde fark olmazdı.
Sözle ifadesi zor olan fevkalade bir çok
hal ve meziyetin sahibiydi. İlim
otoritesi sayılan zatlar, ulum-u diniyye
dışında, eğitim ve öğretimi yapılan
bütün ilimlere, tahsilini yapmadığı
halde vukufiyeti bulunduğunu hayranlıkla
anlatırlardı.
Soru: Bazı hatıralarınızı anlatabilir
misiniz?
Cevap: Merhum Aziz Efendi'ye devam
ettiğimiz zaman, işlerimiz bozulmuştu.
Dertli, sıkıntılı, buhranlı bir hal
almıştık. Sohbet esnasında yüksek sele
"Allah!" demişim. Aziz Efendi bu Allah
sözümü işitince "hah, gusül icab etti"
dedi. Aradan bir müddet geçti, üzüntüm
devamlı olduğu için farkında olmadan
gene "Allah!" demişim. "Hah, yine gusül
icab etti" demişti. Bunun manasını
anlayamamıştık, ancak, bunun tevbe
gusülü olduğunu sonradan öğrendik.
Yine beraberdik, evine bir misafir geldi
ve üç-beş gün kadar kaldı. Gelen zât
Hocamız'ın etrafında genç, sakalsız
talebeleri görünce, "Bunlara sakal
bıraktırsana" diyor. Hocamız, münasip
ifadelerle bu şahsa gerekli cevabı
veriyor ve susturuyor. Misafirliği bitip
gittikten sonra bir sohbet sırasında o
kişinin sakala olan gayreti söz mevzuu
olunca dedi ki, "Eğer ticari meselesi
olmasaydı, Necati'ye 'bırak' derdim"
dedi. O zaman devir başkaydı,
sakallılara hor gözle bakılıyordu.
Soru: Mehmed Zahid Kotku Hocamız'la ne
zaman tanıştınız?
Cevap: Aziz Efendi'nin vefatından sonra,
dergahta onun halefi sıfatıyla Zeyrek
Camisi'ne imam olarak Mehmed Zahid
Hocamız atandı. Kendileri ile o zaman
tanıştık.
Soru: Hısımlığınız nasıl oldu?
Cevap: Hocaefendi:
"--Necati, Es'ad'la Muhterem'in hayatını
birleştirsek olur mu?" dedi. Ben de,
"--Hay hay efendim, tabî olur" dedim.
Böylece oldu.
Soru: Hangi yıldı?
Cevap: 1960 yılıydı.
Soru: Sizin 1978 ya da 79 yılında
Hocamız'ın Hacc'a gidişlerinde
İskenderpaşa'nın avlusunda aranızda bir
konuşma geçiyor. Bu konuşmayı
aktarabilir misiniz?
Cevap: Emekli olduğum zamandı. Hicaz'a
gidiyorduk. Bir gün öğle namazını
kıldıktan sonra camiden çıkıp,
şadırvanın yanına doğru giderken bana,
"Necati, biliyorsun, Hicaz'a gidiyoruz.
Hizmeti, vazifeyi de Es'ad'a bıraktık"
dedi. Ben ölümü düşünmeden, "Uzun müddet
orada kalacaksınız, bu olur mu? Biz bu
uzun süreye tahammül edemeyiz" dedim.
Ardından da "Siz burada olmadan bu iş
olur mu7' dedim. O da "Hem de gözümüz
arkada kalmadan" dediler.
Soru: Hacc'a ne zaman gittiniz?
Cevap: İlk olarak 1954'te Hacc'a gittim.
Ali Rıza Hakses Fatih müftüsüydü,
himmetleri oldu. Marangoz Ahmet Efendi
gidemediği için bizi düşündüler. 280
liraya gittik, geldik. 1972'de de dört
ay Ramazan ve Hacca kadar kaldık. Toplam
on hac, dört de umre yaptık. Haccın
birinde de Beyrut'tan dönmek zorunda
kaldık. 1960 İhtilali'nin olduğu yıldı.
O dönem, Hac mevsiminin içindeydi.
Soru: İstanbul müftülerinden Bekir Haki
Efendi'yi ziyaretiniz, ve Bekir Haki
Efendi'nin Mehmed Zahid (k.s.)
Hocamız'la ilgili bir sözü vardı.
Cevap: Bekir Haki Efendi görevli olduğum
zaman Müftülük'te idi. Kendisiyle
münasebetlerimiz vardı. Kendisine hususi
hürmetim vardı. Evine sık sık gider
ziyarette bulunurduk. Bir sefer Hacc'a
giderken durumu anlattım, "Hacc'a
gidiyorum" dedim. Hacc'dan dönüp
geldikten sonra, uzun müddet ziyaretine
gidemedim. Bir ay kadar geçtikten sonra
ziyaretine gittim, kapıyı kendisi açtı,
ancak "buyur" demedi. "Necati'nin
geldiğini işittik. 'Bugün yarın gelir'
dedik gelmedi, 15 gün geçti gelmedi,
elhamdülillah Necati'ye kavuştuk" dedi.
"Hocaefendi bu bizim vazifemiz, bunda
bizim manevi faydalarımız var, şeytan
geciktiriyor, dua buyurun da böyle
ihmalleri bir daha yapmayalım" dedim.
Öyle deyince şöyle bir durdu ve "Sizin
duaya ihtiyacınız yok" dedi. "Öyle bir
kapıya bağlanmışsınız ki, O'nun duası
size yeter ve artar".
Soru: Bir de Ali Haydar Efendi'yi bir
ziyaretiniz vardı...
Cevap: Hocaefendimiz, Bursa'dan yeni
gelmişlerdi. 2-3 ay kadar geçtikten
sonra beraberce ziyaretine gidelim
dedik, bahçe içinde ahşap bir evde
oturuyorlardı. Geldiğimizi haber
verdiler, evin kapısı açıldı ve
Hocaefendimiz önde, biz arkada
merdivenlerden çıktık. Hocaefendimiz'in
diğini duyunca hemen ayağa kalkmaya
yeltenmiş, -Kendisi yaşlı, kilolu ve
ağır işitirdi-kendisine "Kalkma"
demişler. Ama O, kalktı, Hocaefendimiz'e
sarıldı ve "Kim, bu zata mı ayağa
kalkmayacağım, kim, bu zata mı ayağa
kalkmayacağım?' diye yaklaşık on defa
tekrarladı.
Soru: O muydu, kendileri için "Gümüşhanevî'nin
ta kendisidir' diyen?
Cevap: Şevket Usta adında biri vardı. Bu
sözü o dinlemiş. Ben de Şevket Usta'dan
dinledim. Şevket Usta'nın bulunduğu bir
sohbette demiş ki, "Hasib Efendi'yi
tanırım, çok büyük bir insandı, Aziz
Efendi'yi şahsen görmedim ama bir yazısı
ile tanıdım, O da herhalde büyük bir
insandı. Şu Bursalı'yı görüyor musunuz,
Gümüşhanevî'nin ta kendisi."
Soru: Hocaefendi rh.a. Hazretleri
hakkında bize bilgi verebilir misiniz?
Cevap: O, melek gibi bir insandı. Çok
tatlı ve zarifti. Hiç yüksek sesle
konuşmazdı. Az konuşan, pek mütevazı bir
insan olduğundan, Aziz Efendi'ye yakın
olduklarını bildiğimiz, kıdemli, çok
sevdiğimiz bir gurup münevver
kardeşimiz, maalesef; "Bu makam buna mı
kalacak?" diye itiraz ettiler. O geniş
kılıf içinde ne hazinelerin
bulunabileceğini hesaplayamadılar,
sadakatin hilafına hareket ettiler,
müdavimi oldukları kapıdan ayrılmışlar,
bizleri mahzun bırakmışlardı.
Peygamberimiz, "Allah bir kişiyi severse
onu kullarına da sevdirir" buyuruyor. Bu
hadis-i şerif gereğince, merhum
Abdülaziz Efendi'den aldığımız bilgi
sebebiyle Hocamız bize sevdirildi.
Allah'ın sevdirmesiyle çok büyük alaka
ve itibarın sahibi oldu. Fakat bir
mahalle camii imamı havası içerisinde
yaşadığı mütevazı hayatını devam
ettirdi. Az yer, az uyur, az konuşurdu.
Bilindiği gibi hilkati pek güzel ve çok
sevimliydi. Buna muvazi olarak,
melekleşmiş ve nezih ruhunun -kendi
tabiriyle- binek atı olan o cesim
vücuduna gıda olacağına inanılamayacak
kadar az yerdi. Halim ve selim gönüllü
mezmum sıfatlardan ari, pak ve deniz
gibiydi. Müsamahası çok engin ve
hudutsuzdu. Sabır ve kemal nümunesiydi.
Kapısı herkese açıktı. Sofrası
misafirsiz kalmazdı. Biz evlatlarını çok
severdi.
Soru: Sakalla ilgili bir hatıranız
vardı?
Cevap: Bir keresinde, kendileri Aziz
Efendi'nin yerine imam olarak geldiği
zaman, -tabi oraya devam ediyorum- bana,
"Sana hafız diyorlar, hafız mısın?"
dedi. "Evet hafızım, ama çürüttüm"
dedim. "Çalışalım" dedi. Beraberce
çalışmaya başladık. Sabah namazını
kıldıktan sonra herkes gidince beraber
bir köşeye çekiliyor ve okumaya
başlıyorduk. Bir akşam Şehzadebaşı'ndaki
evimizde, sabaha karşı bir rüya
görüyorum. Uyku ile uyanıklık arasında
bir rüya bu. Bana bir sessiz emir
geliyor. "Sakal bırak!" Ben düşünüyorum,
canım istemiyor. Kendi kendime şöyle
diyorum: "50 yaşımı dolaşayım, ondan
sonra bırakırım". Bu kararı verdikten
sonra sessiz emir tekrarlanıyor. Bu hal
üzere iken uyandım ve kalktım. Sabah
namazı vakti olmuştu. Camiye gittim.
Sabah namazını müteakiben, her zamanki
gibi, herkes gittikten sonra bir köşeye
çekilip okumaya başladık. Birkaç satır
okuduktan sonra, cebinden bir sakal
tarağı çıkardı ve iki tarafındaki
sakalını taradıktan sonra tarağı bana
verdi. Ondan sonra sakalımı kesmedim.
Soru: Bu çalışmalarınız ne kadar sürdü?
Cevap: Hergün 3 sayfa okuyorduk. Demek
ki 6 ay kadar sürdü hafızlığımızı
tekrarımız.
Soru: Hocaefendi rh.a.'in bir de siz
rahatsızken doktorla ansızın çıkıp
gelmeleri var herhalde?
Cevap: Evet, Erenköy'de oturuyorduk. Bir
akşam sancılandım, ne oturabiliyor, ne
de yatabiliyorum. Saat gecenin 11.00'i
idi. Zamansız ve teklifsiz Hocaefendi,
Eyüp Belediye doktoru Emin Bey ile
beraber çıkageldi. Emin Bey'in
çantasında benim hastalığıma dair
ilaçlar vardı. İlaçlan verdiler ve
gittiler. Ben de elhamdülillah o zaman
şifa buldum.
Soru: Ziyaretçilerinizin hemen hemen
hepsini kapıda karşılıyorsunuz ve kapıya
kadar uğurluyorsunuz, yaşlı bir
büyüğümüzsünüz, niçin bu tür zahmetlere
katlanıyorsunuz?
Cevap: Ben bunu Îslamî edebin iktizası
gibi görüyorum. Zahmet olarak
görmüyorum, alışmışım, elimde olmadan
öyle yapıyorum.
Soru: Toplumun değişik kesimlerinden
kimi tanıdıysam sizden sevgi ve saygıyla
bahsediyor, hürmetlerini iletmemi
istiyorlar. Bunun sebebi sizce ne
olabilir?
Cevap: Allah'ımızın işi, söylemek bana
düşmez, ancak şöyle denir, "Bir insanı
Allah severse, onu kullarına da
sevdirir." İnşaallah Allah'ın sevgisine
mazhar olmuşuz da, ondan seviliyoruz
belki.
Soru: Gençlere neler tavsiye edersiniz?
Cevap: En iyi hizmet olarak "Emri bil-ma'ruf,
nehyi anil-mün-ker'i tavsiye ederim. Bu
her müslümanın vazifesidir. "Bir kişinin
hidayetine sebep olmak da, dünyadaki
nafıadan hayırlı" derler. Dünyanın
varlığı bir kişinin olsa ve hayır
yolunda harcasa bile bir kişinin
hidayetine sebep olmanın sevabına denk
olamıyor. Onun için emri bil-ma'ruf u
tavsiye ediyoruz.
Soru: Bir vesileyle sizin şiirinizi
kendinizden dinlemiştim. Okuyucularımız
için lütfedebilir misiniz?
Cevap: Tabii, mezar taşımıza yazılır mı
diye düşünceyle, istekle hatırıma geldi:
Bendesiyim Silsile-i Tarik-ı
Nakşibendiyyenin,
Selâtînine maiyyet olmaya talip benim
dîvâne gönlüm,
Mesned-i ümidim oldu Eshâb-ı Kehf in
Kıtmîri,
Çünkü şâh-ı rüsul rahmet-i âlemdir
muînim, şefîim, rehberim.
Soru: Efendim bir arzunuz var mı?
Cevap: Dua edin. Dua ibadettir. İnsan,
sıkıldıkça, bunaldıkça, daraldıkça
Allah'a dua edecek, yalvaracak. Kılıcın
kesmediğini dua keser. Her zaman
müracaatınız dua olsun.
Soru: Sohbetten önce uzun
konuşamayacağınızı belirtmiştiniz, sizi
çok yorduk, çok teşekkür ediyoruz.
Cevap: Yorulduk, yorulduk ama çok
mutluyum. Siz sevdiğiniz için, sevenlere
ulaştırmak için bir hizmet yapıyorsunuz,
bir suçunuz yok. Teşekkür, Allah razı
olsun, vazifenizi yapıyorsunuz.
Yaratılış; çok şey biliyorum,
hatırlıyorum ama yaratılıştan olsa gerek
anlatamıyorum. Allah razı olsun. Memnun
oldum. Hayatımızın son günlerini
yaşıyoruz. Sevenlere hatıra olur,
rahmete vesile olur inşaallah. Bize de
dua ederler inşallah |